Doğum Hikayesi – Zeynep

Tanıştığımız andan beri bu hikayeyi yazacağımı biliyordum!  En çok da öğlen vakti, 5cm açıklık varken bebeğin gelmesi için ailecek yemek yediğimizde kararlıydım YAZMALIYIM diye! 🙂

Yazdım da ..hikayeyi Bebeğim ve biz dergisinin Ocak sayısında okuyabilirsiniz. Derginin yeni sayısı çıkmadan buraya yazmam doğru değil elbet:)  Ancak bu kadar tesadüfler olabilir iki insanın hayatında. Aslında 2 sayı önce yayınlanacak bu yazı Ocak ayında ele alındığında Zeynep’in de aynı anda bana hikaye göndereceğini hesaplasam olmazdı! Ben dedim “Zeynep dergi çıktı” o bana mail attı “doğum hikayem .. geliyor şimdi” diye..

Benim yazım dergide dursun şimdi bu cesaretlendirici hikayeyi Zeynep’in kaleminden okuyalım. Zeynep & Gökhan & Ada & Rüya.. hikayenizi paylaşmama izin verdiğiniz ve ayrıca bir de Zeynep sen kendin kaleme aldığın için çok teşekkür ederim. Benim için çok özelsiniz siz 🙂

Ayça’cığım benimkisi tek başına bir doğum hikayesinden çok, bir hamilelik, bir arkadaş edinme, bir badire atlatma ve artı bir doğum hikayesi oldu. Kusura bakmayın çok da uzun oldu ama ne zamandır yazmak istiyordum bunu. Arzu eden atlaya zıplaya okusun, kimseyi sıkmak istemem zira :)Ben çok istedim oğlumun kardeşi olsun. Kalabalık olalım, büyüyelim, büyütelim, aşkımız yeni bir meyve versin… Ada doğduktan sonra hep aklımda vardı ama zamanı belli değildi. Bir gün….doğru zaman gelince. Sonra 5 sene geçti, master dersleriydi, tezdi falan derken, yoğun geçen 2 senenin ardından Gökhan’ı ufak bir ikna etme operasyonu 🙂 veee Kasım 25, 2009: ben hamileydim. Sabrettik ve Ocak 1’e kadar ailemize söylemedik. Sürpriz yapmak istedik onlara. Hepsine, ayrı, ayrı özel zarflar hazırladım. İçine de ultrason resmini ve kendilerine özel esprili notlar koydum. Yılbaşı gecesinin ertesi günü annemlerin evindeki aile yemeğinde hepsine zarflarını dağıttık ve aynı anda açmalarını istedik. İlk bağıran yeğenim Damla oldu “Aaa bu hamile!”. İşte böyle başladı her şey.İlk beş ay sağlık açısından sorunsuz geçti ama ruhen çok zor günler geçiriyordum. Hem çalışıyordum, hem de tezimi yazıyordum, hem Adacık vardı, ev hayatım karmakarışık… Tabii ki bol stres vardı ve de çoooook yoruluyordum. Oğlum Ada’nın hamileliğinden çok farklı bir gidişat vardı; onda ne kadar sakin, huzurlu, stressizsem, bunda da o kadar kaygılı ve huzursuzdum. Tez yazmanın yükümlüğünden sanki kalbimin üzerinde tonlarca yük vardı bir türlü kalkmayan. Akşamları salonda bizimkilerle oturabildiğim nadir zamanlarda Gökhan’a derdim ki: Şu koltuğun şurasında şöyle oturup kalmak istiyorum, hiçbir şey yapmadan. Tabii ne oldu? Ne istediğine dikkat etmek lazım ya hayatta, oldu olanlar. Kızımız daha fazla dayanamadı ve buna bir son verdi. “Ben artık stres hormonuyla büyümek istemiyorum, otur oturduğun yerde be kadın!” dedi ve ben hastanelik oldum.Aslında hastanelik olmadan on gün önce de çok önemli bir olay olmuştu. Detaylı ultrason için Atıl Yüksel Hoca’ya gitmiştik. Kendisi tamamen bir tesadüf eseri rahim ağzının 21 mm olduğunu tespit etti ve bunun kısa olduğunu söyledi. O zamanki doktorum Sedat Bey’in bunu takip etmesi konusunda bizi uyardı. Çok endişelendik çünkü ablam bu sebepten üç kez bebeğini kaybetmişti. “Artık dikiş mi atılacak, yoksa takip mi edilecek ona Sedat karar versin. Ama endişe etme, 21 mm ile 40 haftayı gören de var” dedi Atıl Hoca. Sedat Bey kontrolünde 23. haftada ASLA dikiş atılmayacağını söyledi ve şöyle de bir cümleyle karalar bağlamamıza sebep oldu “yer çekimine karşı koyamayız”. Beni bir ay sonra göreceğini, bu arada mümkün olduğunca yatar konumda olmamı söyledi. Çıktığımızda Gökhan da ben de dumura uğramıştık!! Ümitsiz…ağlamaklı…O gece doktor değiştirme fikri filizlenmeye başladı çünkü bu yaklaşım ve daha önceki bir sürüleri de artık yolları ayırmanın zamanının geldiğini gösteriyordu. On senelik doktorumdu kendisi, oğlumu o doğurtmuştu ama benim daha anlayışlı ve destekleyici birine ihtiyacım vardı. Ertesi gün hemen erkek kardeşimin eşinin doktoru Senai Bey’e gittik. Senai Bey bize ümit verdi ve beni sıkı takibe alıp, rahim ağzını sürekli kontrol edeceğini söyledi.Ertesi hafta kontrole gitmeden önce sanki suyumun azıcık geldiğini hissettim. İzin günümdü, çok yormuştum kendimi ev işleriyle. Muayenede doktorum bir baktı “Aaaa burada su var. Hemen hastaneye gitmen gerekiyor” dedi. Yaklaşık 24. hafta (4 Mayıs 2010) ve erken membran rüptürü teşhisi konmuştu. Nadir görünen bir şey, amniyon kesesi yukarıdan bir yerden delinmiş, sızdırma yapıyordu ve bebeğimi düşürme riskim vardı. Nişantaşı Abdi İpekçi Caddesinden Amerikan Hastanesine nasıl anıra anıra ağlayarak gittiğimi bir ben bir de canım Gökhan’ım bilir. O adamcağız o arabayı nasıl sürdü bilmiyorum. Sadece şöyle bağırıyordum: Bunu yaşamak istemiyorum! Bunu yaşamak istemiyorum! Bir gece Amerikan, üç gece Florence Nightingale olmak üzere toplam dört gece hastanede yattım. Neyse ki sıvı gelmesi durmuştu ve sıkı yatak istirahatı talimatıyla eve çıktım. Kaderin cilvesine bakın ki artık o “oturup kalmak” istediğim koltuğa “yatıp kalmıştım”. Ablalarım ve Gökhan baktılar bana. Her şeyim o koltukta, yemek, tuvalet vs. Sadece büyük tuvalet için kalkmama müsaade vardı. Aradan zaman geçti, tuvalet iznimi verdi doktorum. Sonrasında ufak ufak evde dolanmama ve 32. haftadan sonra da artık tehlike geçtiği için ev ziyaretlerine izin verdi. Bu arada da tez jürimi kaçırdım, rapor verip ertelemek zorunda kaldım. O iş de kaldı sonbahara. Kızımız istemiyordu artık stres, postasını koymuştu.Sonra neler oldu? Sıcak, nemli, boğucu bir yaz geçiyordu. Genellikle annemin Çekmeköy’de evimize beş dakikalık mesafedeki bahçeli evinde geçirmeye başladım günlerimi. Orada hem bütün gün havuzun başında yatabiliyor, kendimi yormuyordum, hem de sıcaklarla daha kolay başa çıkabiliyordum. En önemlisi de oğlum Ada orada kuzenleriyle çok mutlu oluyordu. Böyle böyle, hayal bile edemediğimiz 37. haftalara geldik. Artık korkmuyorduk çünkü bebeğimiz doğsa bile yaşama şansı artık çok yüksekti (Bu arada bakın ben 21mm ile o haftaları görebildim 🙂 )Artık işin keyifli kısımlarına odaklanabiliyordum. Nitekim hamile fotoğraflarımı çektirmeyi çok istiyordum ben. Oğlumun doğum fotoğraflarını o zamanların meşhur fotoğrafçılarından birine çektirmiştik. Yalnız sağolsun Sedat Bey daha önceden izin almış olmamıza rağmen doğum anı geldiğinde verdiği izni inkar etti ve fotoğrafçıyı doğuma almadı!!! Bu çok içimizde kaldı bizim çünkü Ada’nın sadece doğumdan sonraki resimleri var, sırf bu yüzden. Bu sefer aynı şeyin olmasını istemiyorduk. Doktorumuz eski çalıştığımız fotoğrafçının adını bile duymak istemeyince bana iş düştü yeni birini aramaya başladım. Beş seneden beri sektör genişlemişti. Bir sürü doğum fotoğrafçısı vardı. Sonra google’a aynen şöyle yazdım “Doğum fotoğrafçısı kimi tavsiye edersiniz?”. İşte böyle buldum sevgili Ayça’yı ben:) Profilindeki resme vuruldum ben. Sling’inde bebeği, elinde makinesi kendini çeken bir anne. “İşte bu!” dedim. Resimlerine baktım. Işıl ışıl gözleri, sanki tanıyorum onu ben, sanki arkadaşım. Bir insan bu kadar mı tatlı olur. Tanımadan sevdim onu ben. Hatta kendimi alamayıp gittim Gökhan’a gösterdim “Gökhan baaaak, ne tatlı”. Gökhan bi kızdı bana “Bana ne yav tatlılığından, resimleri güzel çeksin yeter” dedi :DMail attım Ayça’ya önce, hemen cevap verdi. Çok içten mailleştik, hatta ortak arkadaşımız bile çıktı. Hatta ve hatta eski doktorlarımız bile aynı çıktı. Birkaç gün sonra arayabildim. Amanın nerde o tatlı kız? Sesi bir soğuk geldi önce. Sanırım beni başkasıyla falan karıştırdı, sonra kendimi daha detaylı hatırlatınca,mailimi falan hah o ses yumuşadı, kafamda hayal ettiğim arkadaşım oluverdi 🙂 Dedim ya ben onu o sanal alemden seviverdim diye, işte her şey böyle başladı Ayça ile ve hamile çekimleri için randevulaştık. Annemlerin bahçesine geldi. Daha makyajımı bile tamamlamamıştım, gözüme çektiğim yamuk yumuk kalem ve ancak tekine sürmeye vakit bulabildiğim rimelimle komedi bir halde karşıladım onu 🙂 Harika bir gün geçirdik.

hamile_fotografi_030

Muhteşem resimler çekti bize, sohbet ettik, güldük, eğlendik…harikaydı, hiç bitmesin istedim. Sonrasında doğum için sözleştik.Doğum konusunda kesin kararlıydım, bu sefer epidural almadan tamamen doğal doğum yapmak istiyordum. Ada’nınki epidural normal doğum olmuştu ve ben muazzam zorlanmıştım ıkınmakta, son derece travmatik bir doğumla getirmiştim oğlumu dünyaya. Bunda da aynı şeyi yaşamak istemiyordum. Hem beni normal doğum konusunda tamamen destekleyen bir doktorum vardı artık ve benim asla şevkimi kırmıyordu. 39. haftada artık gün aşırı NST’ye bağlanıyordum. Atlattığım badirelerden dolayı doktorum sıkı takipteydi. Muhtemel doğum tarihime yaklaşık on gün falan vardı, Senai Bey 2 cm açılma olduğunu söyledi. Hadi bakalım biz hazırlıkları hızlandırdık. Bende bir telaş, daha bavulum hazır değil. Geçirdiğim rahatsızlıktan dolayı gevşek davranıp eksiklerimi tamamlamayı ihmal etmiştim. Eksiklerimi tamamladım. Sonra “4 cm olmuş” dedi. Haydaaaa?? Millet 4cm’le epidural alıyor, bende ne sancı var ne bişey. Hatta doktor çıkışı Ayça ile buluşup yemek yedik, bize hamile fotoğraflarımızı verdi. Güzel sohbetler ettik yine. Ben şaşkın! Senai Bey “İstersen keseyi patlatıp doğumu başlatalım” diyor ama ben istemiyorum. Kafamda sabit bir fikir var, her şeyin müdahalesiz bir şekilde kendi akışında başlamasını o kadar istiyorum ki o olmadan içim rahat etmeyecek. Bu arada bayram yaklaşıyor, ailemden tatile gidecekler var. Herkes teyakkuzda bekliyor.30 Ağustosta muayene etti beni ve bir değişiklik yok: hala 4-5 cm civarında ama ne su var ne sancı! Hemşire dedi ki “Takside doğuracak herhalde”. Neyse artık kararlı gitmiştik, “tamam” dedik, “1 Eylül Çarşamba günü hastaneye yatıyoruz, keseyi patlatın, doğum başlasın”. O gün de zaten bebeğimizin muhtemel doğum tarihi. Ben hala dua ediyorum “Ne olur keseyi patlatmaya gerek kalmadan doğsun şu kız!”.

hamile_fotografi_034

1 Eylül 2010 Çarşamba sabahı sabah saat 9’da kahvaltımızı yaparken hafif sancılarım başladı 🙂 İnanamadım, kızımız geleceği günü bilmişti. Yanımızda ablam Sevgi yola koyulduk. Tabii Gökhan da bir telaş çünkü trafik var. O Boğaz köprüsünü bir geçişimiz var, sormayın, jet gibi jet. Saat 10:30 gibi hastanedeydik. Doktorum geldi ve su kesesini uzun bir çubuğa benzeyen bir aletle patlattı. Çok da kötü bir şey değilmiş açıkçası, usul usul sugelmeye başladı. Böylece zaten başlayan süreç iyice hızlanmaya başladı. Sancıların şiddeti gittikçe artıyordu. Hemşire hanım epidurali sordu bana, “istemiyorum” dedim.”Ama epiduralsiz doğuramazsınız ki” dedi. İçimden düşündüm “acaba ne kadar bir acıdan bahsediyoruz,son nokta nasıldı?????”. Ayça da geldi o arada,sessizce resimlerini çekmeye başladı. Sağanak yağmur başlamıştı,pencereden baktım bir ara biraz rahat nefes alabilmek için. Sol belime müthiş bir sancı saplandı,muazzam,iki büklüm etti beni. Bu anlarda sık nefeslere odaklanmaya çalıştım. Nefesimin bile hızını takip etmekte zorlanıyordum. Ara ara hemşire geliyor,epidurali soruyor “Durun henüz gerek yok,sonra bakarız bilmem, belki” diye diye son raddeye geldim. Ben artık hep merak ettiğim o sancıların göbeğindeyim. Elim Gökhan’ın omzunda, sancıların gelmesiyle onun omzundan güç alırcasına hem üç kısa bir uzun nefesimi yapıyorum hem de adamcağızın omzuna bastırıyorum, gözlerim gözlerine kilit. Hemşire hanım geldi “Zeynep Hanım doğuruyorsunuz” dedi. Beni acilen sedyeye yatırıp aşağıya indirdiler, neredeyse asansörde doğuracaktım,kendimi tutacak halde değildim artık. O anda öğrendik ki hastanenin doğumhanesi tadilattaymış ve ben ameliyathanede doğuracakmışım. Doktorum beni bekliyordu, esprisini de patlattı “epidural ister misin Zeynep?”. Ne epidurali ben artık farklı bir boyuttaydım,sadece ıkınmak istiyordum ve kendimi durduracak bir halde değildim. Gökhan ve Ayça gelene kadar doktorumun elini tuttuğumu hatırlıyorum. Bir önceki doğumumda doktor şefkatinden mahrum kaldığım için önemli bir şeydi benim için, sıcak, sevecen,sakin bir doktor. İşte Senai Bey 🙂 Dedi ki “Sancı gelince haber ver, ben ıkın deyince ıkın”. İyi ama bende hep bir ıkınma hissi,duramıyorum. Bir iki yaptık dediğini ama o dur dediğinde ben dedim “Duramıyorum”, “Peki durma o zaman” dedi ve uzun uzun ittim yavrumu nefesimin yettiğince. Ne nefessiz kalma vardı bunda ne de bastıran ebe (ilk doğumum böyle travmatikti), aktı gitti… Ve bir ağlama sesi, sevinç çığlıkları, kahkahalar, Rüya Denizim doğdu. Hemen kucağıma verdi doktorum, çok güzeldi, çok. O an her şey bitti, yeni bir boyuta geçtim. O arada Gökhan göbek kordonunu kesti, ama “Bir şartla” dedi Senai Bey “En büyük fener diyip öyle keseceksin” o-hooo, baba dünden fenerli zaten,neşeyle gülerek kesti kordonu. Plasentanın çıkması bebeğin çıkmasından daha uzun geldi bana. İyi bir haber de çok küçük bir yırtığın olmasıydı, iki dikiş falan. Epizyo yok yani bu sefer, doğal oldu her şey. Bilmem neden, ikinci doğum diye herhalde ben çok rahat bir doğum geçirdim. Senai Bey’e ilk gittiğimde bana demişti ki “İnşallah size de hayallerinizdeki gibi bir doğum yaşatabiliriz”. Tam da hayallerimdeki gibi oldu desem. Doğal seyrinde giden, kararlarıma saygılı, hem doktorum hem de hastane beni gayet desteklediler ve istemediğim bir şeye zorlamadılar. Ve de hatırlatırım ben 21 mm ile 40. haftayı gördüm :)Hemen odama çıktım, kızımı getirdiler, emzirmeye başladım. Sonra Ada geldi: İşte,beni ve sonradan öğrendiğim üzere Ayça’yı kopartan an. Ada’yı Ersin dedesi getirdi odaya elinden tutarak. Yüzünde öyle şaşkın bir ifade vardı ki anlatamam, resimler gösterir:) Oğlum bana sarıldığında ağlamaya başladım, bir kolumda Rüya Denizim, bir kolumda derler ya ilk göz ağrım Ada. Neler hissettim ben o an? Sanki ona ihanet mi ediyorum, yoksa oğlum, bebeğim bir anda büyüdü, ağabey oldu, ona mı ağlıyorum ben? Sahi ben doğum anında böylesine ağlamamışken neden Ada gelince bıraktım kendimi? Tabii şimdi biliyorum cevaplarını ama dedim ya başka bir boyuttayım artık. Ada’nın yeri aynen kocaman kalbimde, yanında yeni bir bölme açıldı Rüya Deniz için, o da orada an be an büyüyor. İki çocuk büyütmek tabii ki kolay değil ama bu günler geçecek ve onlar sağlıklı büyüdükleri sürece ileride bu günlerin zorluğunu değil güzelliklerini anacağız, o anların fotoğraflarıyla, yazdığımız yazılarla, birbirimize anlattıklarımızla, kazandığımız dostluklarla…Yeni bir yıl geliyor. Ben, hayatımın aşkı, iki güzel çocuğum ve sevdiklerimle birlikte huzur ve sağlıktan başka bir şey istemiyorum desem çok mu şey istemiş olurum?